Polisiye deyince aklınıza ilk Japon Edebiyatı gelmemesi çok normal. Peki neden Japon edebiyatından özellikle bahsetmek istedim? İşte tam da bu yüzden belki de hiç duymadığınız dedektif öykülerinden sizlere
bahsetmek için. Açıkçası ben son zamanlarda kendimi honkaku tarzı dedektif ve gizem öyküleri okurken buldum ve çok hoşuma gittiğini de söyleyebilirim. Aslında buradaki amacım bu türe meraklanmanızı
sağlamak.
“Hayrete düştüm. Onunki kadar ustaca honkaku öyküleri yazan bir başka yazar var mı? Eserlerinin görmezden gelinmesine öfkelendim bile.”
-Tetsuyo Ayukawa
İlk okuduğum yazar olarak Keiçiki Osaka’dan bahsedersek yazarın öykülerini okurken her defasında hayrete düşmemek bence elde değil. Şiro Hamao ve Edogawa Rampo gibi isimlerle 2. Dünya Savaşı öncesi Japon polisiyesinin ilk örneklerini kaleme almıştır ama türün popüler olduğunu göremeden genç yaşta hayatını kaybetmiştir. Doğaüstü gibi görünen hatta bir insanın yaptığına inanılmayan vakaları gerçekçi bir yaklaşımla açıklamaya çalıştığı dedektif öyküleri 1980’den sonra yeniden keşfedilerek geç gelmiş bir şöhrete
kavuşmuştur.
“ Ginza Hayaleti” yeni bir şey değil, hep buralardaydı diyebiliriz.”
Ginza hayaleti ve diğer öykülerinde ise bir hayaletin işlediği sanılan bir cinayet, giriş ve çıkışları kapalı bir mağazada boğularak öldürülmüş bir çalışan, deniz fenerinde bir bekçiye musallat olmuş bir canavar gibi
daha birçok öyküsünde olayların asıl gerçekliğini mantık çerçevesinde bizlere tekrar sunuyor.
Ayrıca Japonya’nın diğer önemli polisiye yazarlarını da etkileyen ve Japon polisiyesinin temellerini atan yazarlardan biri olan Şiro Hamao, “Şeytanın Çırağı” kısa romanında yazdığı günlük yüzünden genç bir kadının
ölümünden sorumlu tutulan anlatıcı, romanda davanın savcısına gönderdiği sarsıcı mektupta hem başka suçları hem de yaptıkları için çocukluk arkadaşı olan savcıyı suçluyor.
“Sayın Savcı Tsuchida, bir katil zanlısı olarak burada tutuluyorum. Fakat belki de aslında katil ben değilim.”
Birçok kısa romanda itiraf mektubu şeklinde yazılmış bir anlatım görebiliriz böylece asıl gerçekliği anlatan katil yazarın da kendi suçlu veya masum algısındaki şüpheyi de okuyucuya yansıtmış oluyor.
Okuyucu ise suçlu her şeyi itirafına dökene kadar asıl gerçekliğin farkına varamaz. Bu kısa romanda da böyle bir itiraf mektubu karşımıza çıkıyor.
Japon polisiyesinin kurucusu kabul edilen, ülkenin en meşhur yazarlarından biri olan Taro Hirai ise Batılı yazarlardan da çokça etkilenmiş bir yazardır. Ve eserlerindeki takma adını Edgar Allan Poe’nun
okunuşundan alan “Edogawa Rampo” olarak seçmiştir.
“Zekice hileler icat ettikçe herhalde sanatçıların eser yaratırken hissettiği mutluluğu; ben hilemi hayata
geçirirken sanatkarca bir heyecanı ve gerginliği, nihayet hedefime ulaştığımda hissediyordum.”
Aynalar Cehennemi ve diğer öykülerinde ise aynalarla ve merceklerle aklını yitirip cehennemin kapılarını aralayan bir adam, can sıkıntısından kurtulmak için kendine has cinayet yöntemleri bulan bir katil, suçlunun
yakalanması için uygulanan psikolojik bir test gibi daha birçok öyküsünde zaman zaman okuyucuda suçluların her zaman suçlu olamayabileceği masumların da her zaman masum olmayabilecekleri algısını yaratıyor.
Elbette polisiye, gizem veya gerilim türleri herkes için uygun veya hoş olmayabilir hatta ona bakarsak Japon üslubu herkese hitap etmeyebilir ama ben bu yazımda sadece üç farklı yazardan bahsettim ama bence hem bu türün diğer önemli yazarların eserlerine hem de Japon edebiyatı dışındaki örneklerine de bir
göz gezdirmenizi ve bir şans vermenizi öneririm.
Sevgili Dünyalılar,
Hayal gücünün sınırlarını zorlayan romanlar, bizi farklı dünyalara götürürken içsel keşifler yapmamıza olanak tanır. Tıpkı blog yazarımız gibi… O, kitapların derinliklerinde kaybolarak her sayfasında yeni bir sır keşfetmeyi seven bir okur. Bugün, bu sırların kapısını aralamak için sizleri de blogumuza davet ediyor.
Yorum bırakın