VİCDAN TUTSAĞI: RASKALNİKOV

Sözlerime efsanevi müzik grubu Queen’in bir bestesiyle başlamak istiyorum.
Böylesine yıllanmış ve derin bir kitabı, onun kadar güçlü bir şarkı anlatabilirdi zaten.
Ne varsa eskilerde var ya… Bohemian Rhapsody’de geçen şu sözler, Raskolnikov’un
yaşadıklarını adeta özetler nitelikte:
“Mama, just killed a man, put a gun against his head, pulled my trigger, now he’s
dead. Mama, life had just begun, but now I’ve gone and thrown it all away…”
Raskolnikov, ailesini, umutlarını ve hayatını kurtarma amacıyla çıktığı bu serüvende
eline bir balta alır ve onu kullanarak adeta yeni bir hayata yelken açar. Fakat bu
başlangıç, beklediğinden çok daha ağır sonuçlar doğuracaktır.
Dostoyevski’nin Suç ve Ceza adlı eseri, Raskolnikov’un planıyla başlar. “Dünya için
gereksiz birini öldürerek kendini kurtarmak.” Ne yalan söyleyeyim, plan kusursuz
işliyor gibi görünür. Ancak Raskolnikov, hukukun elinden kaçsa bile vicdanının
mahkemesinden kurtulamıyor. Kendi kendini adım adım tüketmeye başlıyor, işlediği
cinayete mantıklı bahaneler bulup kendini aklamaya çalışıyor fakat nafile. Bu
noktada, Raskolnikov’un geliştirdiği mükemmel insan hipotezi devreye giriyor.
Hipotezine göre insanlar ikiye ayrılmaktadır: Sıradan insanlar ve olağanüstü insanlar.
Ona göre sıradan insanlar toplum kurallarına uymak zorunda olan herkes gibi
insanlarken, olağanüstü insanlar bu kuralların üstünde olan ve insanlığın ilerlemesi
uğruna suç işleyebilen üstün insanlardır. Napolyon gibi büyük liderlerin tarih
sahnesinde yükselmesini buna bağlar. Ancak trajik olan şudur ki, Raskolnikov
kendini bu olağanüstü insanlar sınıfına koysa da aslında o, sıradan bir insanın vicdani
yükünden kaçamayan biri olarak kalır. Sonunda tüm bu çabalarına rağmen böylesine
canice bir eylemi sonsuza dek kendi içine gizleyemez ve fark eder ki insanları ayıran
şey güç ya da zekâ değil, vicdanlarıdır. Ama bu gerçeği anladığında, artık her şey için
çok geçtir.
İtiraf sahnesine geldiğimizde, benim de ilk düşündüğüm şey sevginin Raskolnikov’u
iyileştirdiği olmuştu. Ancak derinlemesine bakıldığında, onun sevgiden çok yükünü
paylaşacak bir omuz aradığı fark ediliyor. Sonya’nın masumiyeti ve içsel gücü,
Raskolnikov için hayranlık uyandırıcıdır. Onun çorak ruhunda çiçekler açtırır adeta.
Bu duygu sevgi mi, mahcubiyet mi yoksa zaaf mı bilinmez, ancak Sonya’nın kalbinin
ritmi, Raskolnikov’un ruhunda yankılanarak onu vicdanının hapishanesinden çıkmaya
yönlendiriyor.
Tek kelimeyle bir başyapıt olan bu eseri herkesin hayatında en az bir kez okumasını
şiddetle tavsiye ediyorum. Böylesine bir bakış açısı, iç dünya böylesine bir yazarın
kalemine denk düşünce ortaya harikalar çıkmaması elde değil. Kitap üzerine yapılan eleştirileri  incelerken karşılaştığım mükemmel bir sözle bitirmek istiyorum eleştirimi.
“Adalet yalnızca hukuki yargılardan ibaret değildir; aynı zamanda insanın kendi vicdanıyla hesaplaşmasıdır. Kendimizi gerçekten dinlediğimizde fark ederiz ki en doğru adalet terazisi, hepimizin yüreğinin en derininde saklıdır.
Hey Dünyalı! Özetle, Raskolnikov’un yolu karmaşık, zorlu ve düşündürücü. Sonuç olarak, bu roman sadece bir suç hikayesi değil; aynı zamanda insanın vicdanıyla yüzleşme öyküsüdür. Bu nedenle, Soğuk Savaş Rusya’sının karanlık sokaklarını Ecrin Naz bize dolaştırırken bir düşün: “Acaba ben de Raskolnikov’un yerine geçsem, hangi kararı verirdim?”