
Felsefe, insanın dünyaya dair duyduğu o derin merakla başlayan ve hiç bitmeyen bir düşünme sürecidir. Gözlerini açtığında kendini anlamlandırmaya çalışan, neden var olduğunu, neyin doğru neyin yanlış olduğunu sorgulayan bir bilinçtir. İşte bu sorgulama sürecinin en büyük sembollerinden biri de Sokrates’tir. Onun ölümü, aslında bir son değil, düşüncenin özgürlüğe kavuştuğu an olarak da görülebilir. Jacques-Louis David’in Sokrates’in Ölümü tablosuna baktığımızda da tam olarak bunu hissederiz: Beden ölüyor ama fikir yaşamaya devam ediyor!
Tablonun merkezinde, ölüme meydan okuyan bir bilge duruyor: Sokrates. Çevresindekiler acı ve yas içinde, ama o hâlâ konuşuyor, tartışıyor, öğretiyor. Sokrates’in ölümü, felsefenin ne olduğu ve ne için var olduğu sorusuna verilmiş en güçlü cevaplardan biri olabilir mi? Platon’a göre, filozof zaten ölümü düşünen insandır; çünkü ölüm, ruhun bedenin zincirlerinden kurtulmasıdır. Sokrates, kendisine sunulan kaçış fırsatını reddederek, düşünceyi bedensel korkuların önüne koyar.
Aslında buradaki sahne, felsefenin kaderini de belirleyen bir dönüm noktasıdır. Antik Yunan’da sofistler, bilgiyi daha çok retorik bir oyun olarak görürken, Sokrates hakikatin peşine düşer. “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir,” derken, insanın cehaletini kabul ederek ancak felsefeye adım atabileceğini anlatır. Tabloda da bu cehalet ve bilgelik arasındaki gerilim hissedilir. Çökmüş, ağlayan öğrenciler onun ölümünü kabullenemezken, Sokrates’in dik duruşu ve eliyle yukarıyı işaret edişi, onun bilgiye ve akla olan sarsılmaz inancını simgeler.
Bu sahne, aslında bir başka figürü de akıllara getirir: İsa. O da öğretileri uğruna ölüme gitmiş, takipçileri önünde adeta bir sınav vermiştir. Sokrates’in çevresindeki on iki kişi, İsa’nın havarilerini çağrıştırmaz mı? Felsefe ile din burada bir noktada buluşuyor olabilir mi? Her ikisi de insanlara bir hakikat sunuyor, ama bu hakikat ölümsüzleşmek için bedel istiyor.
Sokrates’in ölümünden sonra felsefe nereye gitti? Platon, hocasının mirasını alıp idealar dünyasına taşıdı. Aristoteles, bilgiyi sistematik hale getirerek mantığı kurdu. Descartes, “Düşünüyorum, öyleyse varım,” diyerek felsefenin yeni bir başlangıcını yaptı. Nietzsche ise Sokrates’i, aklı yücelttiği için eleştirerek farklı bir yol açtı. Ama sonuçta hepsi bir şekilde Sokrates’e dönüyor. Çünkü filozof dediğimiz kişi, tam da onun gibi, bedensel ve toplumsal sınırları aşarak düşünceyi özgür kılmak isteyen kişidir.
Tablodaki ışığa dikkat ettin mi? Sokrates’in üzerine düşen o ışık, sadece fiziksel bir aydınlık değil, belki de onun felsefesinin zamansızlığını anlatıyor. Çünkü onun ölümü bir kapanış değil, düşüncenin sonsuz bir yolculuğa çıkışı. Bugün bile, bir şeyleri sorguladığımızda, ezberleri bozduğumuzda, tam da onun yaptığı şeyi yapıyoruz. Belki de hepimiz, zaman zaman o tablonun içinde bir figür oluyoruz. Soru şu: Biz, Sokrates bugün yeniden doğsa ve kendinden sonra geçen yaklaşık 26 yüzyıla baksa o gün; ‘İyi ki düşüncelerimi savuma uğruna hayatımdan vazgeçmişim. ‘ der mi acaba? Onu yaşamaktan bile vazgeçiren o hakikat bizim hayatımızın neresinde?
Sevgili Zehra Kara öğretmenimiz felsefenin derinliklerinde kaybolmamıza değil, düşünmemize ve sorgulamamıza olanak sağladığınız için size kocaman bir teşekkür! Sokrates’in cesareti ve “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir” sözüyle, cehaleti kabul ederek bilgiye adım atmamızı öğrettiniz. Tabloların derinliğinde ve sınıfınızda hayat bulan sorgulama ve merak bizlere düşünmeye açılan bir kapı oldu. Teşekkürler, çünkü felsefeyi bir ders değil, hayatın kendisi olarak sundunuz
Yorum bırakın