BİR TABLONUN İÇİNDEN: VENEDİK

Güne gözümü açıp odamdan çıkmak için kapımı açtığımda beni güne karşılayan ilk kişi, evimizin uzun ve dar koridorunun tam odamın karşısındaki duvarında asılı duran tablonun içinde bir kayık üzerinde süzülen adam olurdu. Bu adamı ve tabloda resmedilen yeri kendi evimle o kadar bağdaştırmış olacağım ki tam da tablonun resmedildiği yerde her güne beni karşılayan adamın süzüldüğü kayığın içinde otururken içimden bir ses bu anın tanıdık olduğunu söyledi. Oysaki evimden yaklaşık 2.000 km uzakta, Venedik’teydim.

( Duvarımda beni karşılayan o kişi 🫠)
Venedik’e ilk geldiğimde binaların bir o kadar sivri ve aynı zamanda bir o kadar da huzur verici görünümüne bakakaldım. Pek çok yerde küçük veya büyük, eğri veya dik köprüler bulunuyordu. Rialto Köprüsü evlerin arasından süzülüp geçen gondolları izlemek için büyüleyici bir seçimdi. Biraz cicchetti deneyebilmek adına telefonumdan bir harita açtım. Haritaların güncel olmadığını şimdiden söyleyeyim yoksa kendinizi devamı sular altında kalmış bir çıkmaz sokakta bulabilirsiniz. Eski eşyalar bugünün deyimiyle “vintage” eşyalar satan dükkânlara bayılan biri olarak Venedik’te kaybolmak başıma gelen en güzel tersliklerden biri olabilir. Özellikle o meşhur İtalyan derisinden yapılmış çantaları aklımdan çıkaramam asla. Oradan aldığım kartpostal hala daha buzdolabımda asılıdır. Eğer basit ama anlamlı bir hediye arıyorsanız sulu boyayla yapılmış kartpostallara göz atmanızı öneririm.
Sonunda ister istemez her güne beraber başladığım o tablonun resmedildiği yerdeydim. Her sabah beni karşılayan o adamın üstünde durduğu gondola bir kere de olsa ben de binebilmiştim. Venedik’in dar ve sular altında kalmış sokaklarının üstünde gondolla ilerlerken aşağıya doğru baktım. Suyun altındaki evler az da olsa görünebiliyordu. Su berraktı fakat koyu mavi bir rengi de vardı. Su üst kattaki evlerin kapılarının hizasına kadar gelmişti, biri kapıyı açacak olsa bir adımıyla suya düşebilirdi. Dar sokaklarda ilerken bahsettiğim köprüler sürekli karşımıza çıkmaya devam ediyordu. Köprüler karşıdan bakıldığında üstü üste dizilmiş dağlara benziyorlardı. Bazıları yüksekte bazıları is daha alçaktaydı. Ara sıra çok alçakta olan köprüler için kafanızı eğmeniz gerekebilir, kafalara dikkat!

İPEK BERRA YURTSEVEN. 9/A

       (İpekçe dokunuş)

Öğrencimizin bu duru ve merak dolu anlatımı, aslında hepimize bir hatırlatma: Bazen bir çıkmaz sokağın sonunda sular altında kalmak, hayatın bize sunduğu en güzel rotadır. Yeter ki o kartpostallardaki renkleri görecek gözümüz, kafamızı eğeceğimiz köprülerden geçecek cesaretimiz olsun.
İpek Berra’ya bu ilham dolu yolculuk için teşekkür ediyor, hepinizi hayallerinizdeki o tablonun içine düşeceğiniz maceralara uğurluyorum. Ama dikkat edin; Venedik’te sular yükselir, Ters Akor’da ise sadece nitelikli edebiyatın ve samimiyetin dozu artar!