Cumartesi sabahı, saat 04.30’ta gözlerimizi yarı açmış bir şekilde, KDZ. Ereğli Ted Koleji’nin 25 istekli öğretmeniyle yola koyulduk. Serin bir sabahın karanlığında, uykulu ama heyecan doluyduk. İstanbul Cadde Bostan Kültür Merkezi’ne doğru ilerleyeceğimiz bu yolculuk, ilham dolu bir günün başlangıcıydı.
Mert öğretmenimizin DJ performansı bir anda ortamı şenlendirdi. Müziğin dımtıs dımtıs ritmiyle, içimizdeki enerjiyi taa en derinlerden dışarı fışkırtmaya başlamıştık. Tüm öğretmenlerle sabah uykusundan sıyrılıp gülümsemelere boğulduk. İşte tam o an, “Eğitimde müzik şart!” diye düşündüm. Uzun yolda koltuklarda oturan sabah uykusundan eser kalmamış olan öğretmenlerimle kahkaha atarak yola devam ettik.
Her şey güzel gidiyordu, bir dinlenme tesisinde mola verdik. Hepimiz kahvaltılarımızı yaptıktan sonra tazeliğinden hâlâ şüphe ettiğim kahvelerimizi aldık ve tatlı bir moladan sonra yeniden yola çıkma zamanı geldi. İleriye doğru gittikçe, Mom Talks etkinliği hakkında daha fazla heyecanlandık. Eğitime dair birbirinden ilginç fikirler almak için sabırsızlanıyorduk. Aklımda koca bir “Bugün neler öğrenebiliriz?” sorusu yankılanırken gülümsedim. Bu yolculuk hem eğitim sayfasına yeni bir hikaye eklemek hem de harika dostluklar kurmak için tartışmasız bir fırsattı. Ve bizim için daha sadece yolculuğun başıydı! Geç kalmadan, İstanbul’un heyecanına doğru devam ettik.
Heyecan dolu yolculuğumuzu bitirip İstanbul’un kalbinin attığı yere vardığımızda kısa bir aranın ardından salona giriş yaptık. Görüntü harika, enerji tavan!


İlk olarak Mom Talks’un fikir annesi Bahar Eriş ve onun süper partneri Zeynep Hanım sahne aldılar. O sahneye çıktıkları an, içimde nasıl bir heyecanın kabardığını size anlatamam. Bize gururla, bu işbirliğinde 8 yılı doldurduklarını anlattılar. Tam o sırada, Bahar Eriş’in sesi tüm salonu doldurdu. Konuşmasının sonunda, orada onu gururla izleyen anne ve babasına büyük bir teşekkür gönderdi. “Onların evlatları olmaktan gurur duyuyorum” dedi. İşte o anda gözlerim doldu. Bir kadın girişimci olarak Mustafa Kemal’in yolunda yürüdüğünü söylemesi de cabası! O an, neden bu etkinlikte olduğumu bir kez daha anladım.

Sonrasında sahneye genç ama bir o kadar da tecrübeli ve samimi koro şefimiz geldi. Şarkı söylemenin ne demek olduğunu anlatırken adeta dillerimizi çözdü! Dört bir yandan gelen çok sesliliği müzikal olarak hissettik. Binlerce sesin birbirine karışması, çoşkuyla ruhumuza dolarken derin bir nefes aldım ve şunu düşündüm: “Eğitimde müzik, tam da kalbi açan bir kapı!”
Kübra Hanım, yaşamın içinde çok sesliliği kucaklayan bir sanatçı. Onun viral olan videoları, adeta Türkiye’nin coğrafyasını bir melodi gibi harmanlayarak anlatıyor. Hani o videoları var ya, izlerken içimde bir heyecan kabarıyor; çünkü her ses bambaşka bir hikaye anlatıyor!
Kübra Hanım bize 600 küsur kas olduğunu şarkı söylerken minumum 150 kasın hareket ettiğinden bahsetti bunu duyduğumda gözlerim fal taşı gibi açıldı. Ayakta şarkı söylemekle oturarak şarkı söylemek arasında kocaman bir fark olduğunu bilmemiz, aslında ruhumuzun o anki halini etkileyen bir detay olduğunu fark etmem. Oturunca daha mı mütevazıyız, ayakta daha mı güçlüyüz? Bu sorular kafamda dönüp durdu.
Bir araştırmada, koro çalışmalarından çıkan insanların kan değerleri ölçüldüğünde endorfin salgılanmasının muazzam etkisi gözler önüne serilmiş. Yani o an tamamen birlikte hissetmenin, paylaşmanın getirdiği bir mutluluk dalgası var. 60 saniye boyunca aynı anda, aynı duyguyu aynı tempoda hissetmek insanı ne kadar sarhoş eder bir düşünsenize!
Kalbimizle aklımızın arasında bir enstrüman gibi çalışan koro, tam anlamıyla ruhumuzu dengeye oturtuyor. İnsanlarla titreşmek, onların enerjisini hissetmek, işte bu bir sanatsal terapi! Koro şefinin sahneye çıkmasıyla birlikte, içimde adeta bir volkan gibi patlayan heyecanı ve beklentiyi tarif edebilmem imkansız. O an, “Bu iş sadece müzik değil, derin bir bağ kurma sanatı,” diye düşündüm.
O an o enerjiyle dans ederken, yaşadığım duygular, adeta kalbimin ritmini yükselten bir melodi gibi yankılanıyordu. Kübra Hanım’ın koro şefliğinde tüm kalabalık, bir melodi tertibine dönüştü. Hani bir orkestra şefi vardır ya, o an o işin tam göbeğinde, bütün seslerin geçişini yönetiyordu. İşte o, “Hayatın çok sesliliği” mottosunun canlı bir örneği!
Ve ben, bu anların bir parçası olduğum için kendimi çok şanslı hissettim. Bütün gerginliklerim, kaygılarım, o melodik birliktelikle havada uçup gitti. Gözlerim kapandı, ruhum açıldı; her ses, bir dizi renk gibi hislerimi sarıp sarmaladı. Böyle bir deneyim, ancak yaşamda bir kez yaşanacak kadar nadir ve değerlidir. Ah, işte bu yüzden yaşam çok sesli, ve ben bu çok sesliliğin bir parçasıyım! ❤️
Bu etkinlikte yaşadığım tüm o duygular, tarif edilemez bir karmaşa içinde kayboldu. Bir yanda gurur duyduğum kadın girişimciler, diğer yanda beni mest eden o genç koro şefi, yani sıra dışı bir deneyimden geçiyordum. İşte böyle, her şey bir arada dans ediyordu. Bu yolculuk sadece eğitim üzerine konuşmaktan çok daha fazlasıydı; ruhumun derinliklerinde yankılanan bir melodi gibiydi. Her anımı kalbimde taşıyacağım bir hikaye daha yazılmıştı.

Koro şefimizin ardından küçük bir mola verildi. Mola yerinde kadın girişimcilerin ürünlerini inceledik ve bize verilen yemek biletleriyle kahve ve çok lezzetli olduğuna karar verdiğim kurabiyeleri yedik. Mola bitip de seans başladığında Ömür Kurt sahneye davet edildi ve çocuk kitapları yazan bu esin kaynağı, hayatının derinliklerinden bir kesit sunmak için karşımıza geçti. Bize babasının hikayesini anlatarak başladı konuşmasına babasının vefatından sonra annesi tekrar evlendiğinde, üvey babasının eziyetleriyle baş başa kalan Ömür Bey’in babası, 9 yaşında evden kaçarak hayata atılmış. O zamanlar Yalova’da yaşayan bir koltuk tamircisi olan ustasının dükkanında karın tokluğuna çalışmaya başlamış. Ama bakın, orası sadece bir dükkan değil; onun için bir okul, bir yaşam okulu olmuş. Babasına kalacak yer sağlamışlar ve orada hem mesleği öğrenmiş hem de hayatı keşfetmiş.
Babası Ömür Bey’e “Eski diye bir şey yok, tamir edilmemiş vardır” demiş. Bu ne büyük felsefe! Biraz düşünmek, tamir etmek, her şeyi yeniden canlandırmak üzerine kurulu. İnsanlara tutumlu olmayı, sabrı ve hayatta her şeyin nasıl değerlendirileceğini öğretiyor. Ömür Bey yazları babasının yanında çırak olarak çalıştığı dönemlerde çok şey öğrenmiş. “O zamanlar o hayatı sevmesem de insanları okumayı o dönemlerde öğrenmişim,” diyor. Valla, hayat ne garip bir yapboz değil mi?
Ve işte en büyük tavsiyesi: “Çocukların, yaşamlarının bir bölümünde çırak olarak çalışıp hayatı öğrenmesi lazım.” dedi. Belki de doğru ama yine enteresan sorular devreye giriyor o devirle bu devir bir mi ? Kendisi de benim aklımdan geçen sorulara birden cevap verdi. Babam şanslıymış şimdi hıllısı hırsızı herkes bir arada dedi. Ne yaman çelişki dedim içimden bir çırak vermeyi tavsiye ediyorsun ardından sen de çevreye güvenmiyorsun. Sonra, meşhur Cin Ali kitaplarıyla okuma alışkanlığı geliştirmek üzere yola çıktığını anlattı. Gazeteden 30 kupon biriktirip Türk ve Dünya klasiklerini alma çabasını dinleseniz siz de benim gibi Ömür Bey’in heyecanını paylaşırdınız. Beklemek, okuma alışkanlığını kazanmada ona büyük etki yapmış. “Sabrı da böyle öğrendim,” diyor.
Yetişkinlerin kaşları çatıldığında, “Çocukluklarıyla ilgili tecrübeleri vardır,” demesi kafamda birden birçok çekmecenin açılmasına sebep oldu. Ne eksik kaldı ki mutlu çocukluk olabilmesi için?! Ama bakın, “Ben ne olursa olsun mutluymuşum,” diyor. Gerçekten de hayat, bazen tamiri gereken bir koltuk gibidir; sabır ve doğru bakış açısı ile her şeyi yeniden canlandırabiliriz. İşte böyle, Ömür Kurt’un hikayesi, derin ama bir o kadar da ilham verici! 🤯
Güzel ama acele yenen bir öğle yemeğinden sonra tekrar oturumlarımız başladı. Bakış açımızı çok değiştiren bilgiler öğrendik. Çocukla nasıl konuşulması gerektiğinden tutun yas dönemini nasıl kolayca geçirilebileceğine kadar.


Bir sosyolog olan Nur Doğan Hoca, kedinin ciğeri beklediği gibi beklediğim oturumda, Instagram canlı yayınlarını kaçırmadan severek izlediğim bir isim olarak karşımıza çıktı. Samimiyetiyle sohbet etmeye başladı ve konumuz özgüven üzerindeydi.

Özgüven, kendi yaşamının sorumluluğunu aşarak harekete geçmek demektir dedi. “Çocuğuma tek bir özellik kazandıracağım dersem, ne olmalı?” diye sordu Hoca. Cevap? Özgüven, tabii ki! Sonra, bir arkadaşıyla yaşadığı komik bir anısını paylaştı. Oğlunun “süper bir özgüven” e sahip olduğunu söyleyen arkadaşına Hoca da merak edip sormuş: “Nasıl anlıyoruz bu özgüvenin süper olduğunu?” Cevap gelince koptum: “Ben içeri girince yattığı yerden doğrulmadan benden bir şey istedi!” Vay arkadaş! Bu rahatlık özgüven mi, yoksa lakayıtlık mı, orası tartışılır.
Tamam, anladık; özgüven yanlış anlaşılmış ve içi boş ama egosu şişkin çocuklar yetiştiriyoruz gibi düşündürdü bana. Sonrasında soru-cevap kısmına geçildi. Moderatör Zeynep Hanım, fazla müdahale etmeden soruları mükemmel yönlendirdi. Özgüveni çocuklarımıza nasıl aşılamalıyız sorusunu yöneltti. Hoca da şöyle yanıtladı: “Çocuk soru soruyorsa öğrenmeye hazırdır!” Doğru ya, kim engelliyor çocukların sorularını? “Bir bakışla mümkün ederim ben diyen annem mi yoksa aynı anlayışa sahip öğretmenler mi?
Sonra Zeynep Hanım, “Özgüven doğuştan mı gelir?” diye sordu. İşte, burada en ilginç kısmı yakaladık! Hoca, “Özgüven doğuştan gelir, fıtratı böyle deriz ya” dedi. Ama herkesin doğuştan eşit özgüvene sahip olduğu bir dünyada, çevre faktörü devreye girince her şey değişiyor. Aklıma ünlü kuramcılar geldi. Vygovsky ve Piaget tartışması açıldı sanki kafamda. Birisi her şeyin doğuştan geldiğini, diğeri ise çevrenin her şeyi şekillendirdiğini savunuyordu!
Vay canına, dünya ne kadar zengin bir yer! Özgüven, kuşkusuz bir yolculuk. Herkesin bakış açısı, eğitim ve çevresiyle biçimleniyor. Nur Doğan Hoca’nın anlattıkları, bizim için bir pusula gibi! 🌼

Bitmişti ve geri dönüş yoluna çıktığımızda, hepimiz yorgun ama çok mutlu hissediyorduk. Birkaç mola verdikten sonra, nihayet evlerimize döndük. Ertesi gün kahvaltıda ise heyecanım tavan yaptı! Heybemden bir gün önce öğrendiklerimi tek tek çıkararak konuştum.
Annemin yanına geldiğimde, canı gönülden sarıldım ona, bir teşekkür ettim ki sormayın! O an, tüm dinlediklerimin ışığında, beni bilinçli bir şekilde yetiştirdiğini fark ettim ve bir kez daha hayran kaldım o harika kadına. Ah, annem! Gerçekten en güzel öğretmen! 💜
Bu muhteşem fırsatı bize sunduğu ve derin bir bilgi denizine attığı için Sayın Hocamız Hülya Korkut’a kocaman teşekkür ederiz!
Yorum bırakın